Uysal Sordu, Çömez Yanıtladı

Küçük bir Anadolu köyünde başlayan mütevazi bir hayat, “İmam” olmak üzere çıkılan bir yolculuk, hekimlikle devam eden bir kariyer, fırtınalı siyaset yaşamı, mücadeleci bir tavır ve ardından gelen 12 yıllık sürgün dönemi. Ve belki de yeniden siyasete dönüş. Marmara Yerel Hizmet Dergisi’nin bu sayıda konuğu Op. Dr. Turhan Çömez.

Sayın Çömez, Balıkesir sizi milletvekili olduğunuz dönemde tanıdı. Kısaca çocukluğunuz, gençliğiniz, mesleki kariyeriniz ve siyasete uzanan yaşantınızdan bize kesitler anlatır mısınız?

Çok teşekkür ediyorum. Ben bu coğrafyanın çocuğuyum. Balıkesirliyim ve Balıkesirli olmaktan da hep gurur duydum. Balıkesir, Kuvay-i Milliye ruhunun filizlendiği bir coğrafyadır, Türkiye’nin temelleri bu topraklarda atılmıştır. Yiğit insanların, kahraman insanların, çalışkan ve fedakâr insanların bulunduğu bir memlekettir. Aslında ben Güney Marmaralıyım diyebilirim çünkü doğum yerim Bandırma, Gönen’in bir köyünde büyüdüm ve anne tarafından da Manyaslıyım. Çocukluğum Gönen’in Paşaçiftlik köyünde geçti. İlk yıllarında elektriği, suyu olmayan son derece iptidai şartlarda insanların yaşantısını sürdürdüğü küçük bir köydü ama sanıyorum hayatımın en güzel, en mutlu, en huzurlu yıllarıydı desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Çiftçi bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. İlkokulu birkaç sınıf bir arada okumak zorunda kaldık, ancak orada hayata tutunmayı, sevgiyi, arkadaşlığı, sorumluluğu, paylaşmayı, tabiatı, çevre bilincini, dürüst ve ahlaklı olmayı, vatanı sevmeyi, yokluğun kıymetini, varlığın değerini öğrenme fırsatı yakaladık. Hiç oyuncağımız olmadı desem yalan söylemiş olmam. Yokluk yıllarıydı o yıllar. Mesela okulun sobasına herkes dönüşümlü olarak odun taşırdı. Yine beslenme saatinde herkes sırasına göre evde annelerinin eldeki imkânlarla pişirebildiği ufak tefek şeyleri getirir yapılan kurabiyelere poğaçaları hep birlikte yerdik.  Tabii iki sınıf bir ara okumanın getirdiği zorluklar da vardı, ancak üst sınıftayken alt sınıftakilere abilik yapmak, onları korumak kollamak; alt sınıftayken de üst sınıftakilere bakıp kendinize rol model aramak, onları taklit etmek, benimsemek güzeldi. Köyde ailemizin geçim kaynağı çiftçilikti. Bizlerde boş zamanlarımızda babamla birlikte tarlaya gider, ekime, dikime ve hasada katılırdık. Özellikle yaz dönemlerinde ayçiçek ve buğday tarlalarında vakit geçirirdik. İlginç anılarımdan bir tanesi annem sabahları bahçedeki inekleri sağar, onların sütünü hemen bize kaynatır, taze bir şekilde içirir ve okula gönderirdi. Köyün suyu yoktu. Köyde bulunan birkaç tane su kuyusundan büyükler evlere, bize su getirir, annem uzakça bir mesafeden su taşır ve evin ihtiyaçları bu şekilde giderilirdi. Akşamları gaz lambasın-da ders çalışırdık. Televizyon ve elektrik yoktu ama mutluluk vardı, sevgi vardı. Bu şartlar altında okuduk. İlkokulu bitirdikten sonra ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Babam bir akşam eve geldiğinde dedi ki; ‘Bandırma’da İmam Hatip Lisesi varmış, seni oraya vereceğiz’. O günün şartlarında geleneksel olarak çocukların fikir beyan etme imkânı yoktu. Bizlerde “Peki” dedik. Orayı bitirince ‘Ben seni hoca yapacağım, imam olacaksın’ dedi. Bu benim çok da arzu ettiğim bir şey değildi ancak itiraz etme şansım da yoktu o dönem. Bandırma Ulu Camii’nin bahçesinde bodrum katında küçük birkaç sınıftan oluşan İmam Hatip Lisesi vardı. Çok çalışkan ve başarılı bir öğrenciydim. Ancak o dönemde İmam Hatip Lisesi’ni bitirenlerin Tıp Fakültesi’ne gitmesi hemen hemen imkânsızdı. Fakat buna rağmen hekim olmayı çok istiyordum. Müthiş bir istek vardı içimde. Babamla bunu paylaştığında müsaade etti, ‘Kazanırsan gidersin’ dedi. Ve ben o dönem İmam Hatip Lisesi’nde olmayan dersleri de çalışarak, çok yoğun bir tempoda hazırlanarak oldukça yüksek bir puanla İstanbul Tıp Fakültesi’ne ilk tercihim olarak girdim. Burada da oldukça güzel ve başarılı bir öğrencilik hayatım geçti. Çok yoğun bir tempoda geçen 6 yılın ardından okulu bitirip mecburi hizmet olarak kura ile Erzurum’a tayinim oldu. Burada bir yıl hekimlik yaptım. Türkiye’nin başka bir coğrafyasını, başka kültürlerini tanıma fırsatım oldu. Merkezdeki oldukça eski bir binada olan Filiz Dolunay Sağlık Ocağı’nda göreve başladım. Ancak ortaya koyduğum performans oldukça dikkat çekici olmuş ki, dönemin siyasileri ve yetkilileri beni İl Sağlık Müdürlüğüne almak istediler, ben de hizmetlerimi daha iyi yapabilmek, mevzuatı daha iyi tanımak adına İl Sağlık Müdür Yardımcısı olarak göreve başladım. Çok genç yaşta Erzurum’un bütün sağlık hizmetlerinde sorumluluk aldım. Benim için iyi bir deneyim oldu. Yönetim becerisi kazandım. O yaşlarda farklı bir coğrafyada yepyeni bir dünyayı görmek, bilmek, Türkiye’yi tanımak, devletin işleyişini öğrenmek adına büyük bir kazanımdı benim için. Mecburi hizmet süremin sonunda tayin isteyerek memleketime geri döndüm ve Bandırma Devlet Hastanesi’nin Acil Servisi’nde hekim olarak göreve başladım. Bir taraftan da uzman hekim olmak istiyordum. Hem acilde yoğun bir tempoda görev yaparken diğer taraftan da sınavlara hazırlanmak için ders çalışmayı ihmal etmedim. İlk yıl girdiğim sınavda da İstanbul Vakıf Gureba Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’ni kazandım. Yaklaşık 7-8 ayın ardından Bandırma’dan ayrıldım, İstanbul’a tayin oldum ve orada ihtisas hayatım başlamış oldu. Çok zorlu geçen 4,5 yıllık eğitimin ardından Genel Cerrahi Uzmanı oldum. O yıllarda kazandığım deneyimle İngiltere’de de çok büyük ameli-yatlar yapma fırsatım oldu. Asistanlık yıllarımın ilk döneminde Erdoğan’la tanıştım. Gençlik yıllarımdan itibaren siyasete yakın bir ilgim vardı. Köyde babam haftada bir gün gittiği Gönen’de Salı Pazarı’ndan Tercüman Gazetesi alıp geldiğinde, o gazetenin her satırını dikkat ve titiz bir şekilde okur anlamaya çalışırdım. O zamanlar ajans denilirdi, mutlaka haberleri dinler, olup bitenleri algılamaya çalışır, kafa yorardım. Babama siyasetle ilgili çok sorular sorardım. Erdoğan’la ilk tanışmam henüz kendisinin İl Başkanı olduğu 1992 yıllarına dayanır. Sonra da kendisi ile hukukumuz devam etti. Uzman olduktan sonra çalışmaya devam ettiğim o büyük hastanede, bir süre sonra başhekim muavini olarak görev aldım. Yine o dönemde hem hastane yönetimi hem büyük organizasyon konusunda büyük kazanımlarım oldu ve ardından kendisinin talebi, ricası ve teklifi üzerine Erdoğan’la birlikte AKP’nin kuruluşu için yola çıktık. O’nun hem özel kalem müdürü hem siyasi danışmanı oldum. Daha sonra da AKP ile siyaset hayatı başlamış oldu. Çocukluk yıllarında başlayan ilgi ve merak, daha sonra profesyonel olarak siyaset hayatına evrildi. Partinin kuruluş aşamasından iktidara geliş noktasına kadar her evresinde bulundum. Daha sonra da bildiğiniz gibi 2002’de Balıkesir’den milletvekili seçildim ve o dönemde gururla, mutlulukla, severek kendi insanıma, kendi topraklarıma hizmet etmeye çalıştım. Tabii bu arada ülkemi de ihmal etmedim. Benim siyaset anlayışım ve tarzım hem yerel siyasette aktif olmak yani bölgeye hizmet etmek hem de ulusal siyasette de etkili olup Türkiye’nin kaderine yön verecek kararların altında katkımın bulunması şeklindeydi. O yüzden böyle bir siyaset modelim vardı. Şikayetçi değilim. Dolayısıyla benim; küçük bir Anadolu köyünde başlayan yolculuğumun Ankara’ya taşındığı döneme kadar ki kısmını sizlerle bu vesileyle paylaşmış oldum.

Siyasetle ilk tanışıklığınız nasıl oldu, Erdoğan’la yolculuğunuz nasıl başladı, yollar ne zaman kesişti? Bu konuda biraz bize bilgi verir misiniz?

Az önce de ifade ettiğim gibi çocukluğumdan beri siyasete yakın ilgi duyuyordum. İmkânların ölçüsünde hep gündemi takip etmeye, siyasetin içinde olmaya gayret gösterdim. Ülkemde ve dünyadaki olup bitenleri anlamaya, gelişmeleri sürekli değerlendirmeye çalıştım. Tıp Fakültesi’nde öğrencilik döneminde derslerin ağırlığından ve yoğun tempodan dolayı bir siyasi faaliyet içinde olma imkânım yoktu elbette ancak hekim olarak ilk göreve başladığım Erzurum’dan itibaren siyaseti çok yakından takip ettim. O dönem Anavatan Partisi iktidardaydı, günün siyasileriyle irtibatlarım ve dostluklarım oluştu. Sonrasında Bandırma ve İstanbul’daki döneminde de siyasetçilerle çok yoğun ilişkilerim ve diyaloglarım devam etti. Erdoğan’la karşılaşmam yaklaşık 30 yıl öncesine dayanır. Bir arkadaşımın evinde birlikte yemek yedik. Ondan sonra da temasımız ve bir anlamda da dostluğumuz sürdü. Daha sonrasında o Belediye Başkanı seçildi, ben de Vakıf Gureba Hastanesi’ndeki kariyerime devam ettim. Ancak görüşmelerimiz ve irtibatımız hiç kesilmedi. Hekim olarak bana danıştığı ya da güncel konularda değerlendirmelerimizin olduğu buluşmalarımız devam etti. Tabii ki bu profesyonel bir birliktelik değildi. Sonrasında okuduğu bir şiir yüzünden siyasi yasak getirilmesi ve bir mağduriyete uğraması önemli bir olaydı. Ben buna şiddetle karşı çıktım ve o dönemden sonra daha da fazla destek vermeye başladım. Pınarhisar’daki cezaevi sürecinde haftanın 2-3 günü en az kendisini gidip ziyaret ederdim. Hatta cezaevine girişi Fatih Camisi’nde kılınan namazdan sonra benim muayenehaneme geldik, oradaki birkaç arkadaşla birlikte oturup sohbet edip daha sonra yola çıktık. Tabii cezaevi sonrasında daha fazla temaslarımız oldu. Parti kuruluş aşamasında da benimle birlikte çalışmak istediğini söyledi. Ben de bütün kariyerimi, büyük emek harcayarak yaptığım çalışmaları, hekimliğimi bir kenara koyup, ailemi İstanbul’da bırakarak yollara düştüm ve kendisine destek olmak için partide çalışmaya başladım. Parti kurulup iktidara gelene kadar kendisine hem özel kalem müdürü hem siyasi danışman olarak hizmet ettim. Partinin programına, faaliyetlerine katkı sağladım. Planlamalarına, organizasyonlarına destek verdim, birçok yurt dışı seyahatine katıldım, yurt içindeki birçok mitingin hem organizasyonu hem de faaliyetlerinde bulundum ve seçim gününe kadar da partiye ve Erdoğan’a bu şekilde destek vermiş oldum. Tabii adaylık söz konusu olduğunda aramızda şöyle bir olay geçti. 2002 seçimleri öncesinde Balıkesir’de bir ön seçim yapıldı. Bu ön seçime ben kendi özgür irademle girdim. Bu ön seçim sürecinde de özellikle teşkilatların büyük bir teveccühüyle, bölgenin büyük bir katkısı ve desteği ile oyların neredeyse tamamını alarak birinci çıktım. Fakat bu süreçten Erdoğan’ın bilgisi yoktu. Ben bu ön seçim ile birlikte milletvekilliği aday adaylığına müracaat ettim ancak kendisi bu durumdan belli ki rahatsız olmuş. Ancak ben demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden yanaydayım ve bireyin kendi kaderiyle ilgili kendi karar vermesi gerektiğine inanan birisiyim. Ve parti içinde de demokrasinin tam anlamıyla uygulanabilmesi için çaba sarf eden biriyim. o bakımdan, o dönem Erdoğan’ın hep söylediği şuydu. ‘Bizde liderlik eşitler arasında birincidir, liderlik ortak aklın temsilcisidir, biz parti içi demokrasiyle en güçlü bir şekilde uygulayacak olan bir kadroyuz’. Bu anlamda benim için bu bir test oldu. Onu söylemlerinin ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu anlayabilmek için test olmuş oldu. Erdoğan benim bu milletvekilliği müracaatımdan rahatsız olmuş. Tabii ben bunları sonradan öğrendim, bu konuda bazı tartışmalar yaşanmış. Tartışmalar benim kulağıma gelince ben bu işin daha fazla yürümeyeceğine inandığım için kendisine bir istifa mektubu göndererek milletvekili aday adaylarından çekildim, eşyalarımı da toplayarak bölgeme döndüm. Genel Merkezi terk etmiş oldum. Fakat yine daha sonra öğreniyorum ki bu parti içinde de büyük tartışmalara yol açmış. Özellikle Abdulkadir Aksu ve onun gibi makûl düşünenler benim aday adaylığından istifa etmem ve adaylıktan çekilmemin parti içerisinde ve toplum üzerinde de negatif etki yapabileceğini ortaya koymuş ve ‘Bunu topluma izah edemeyiz..’ tarzında görüş ve değerlendirmeler oluşmuş. Bunun üzerine Balıkesir’e bir anket firması göndererek Balıkesir’deki durumun analiz edilmesine karar verilmiş. O atmosferde yapılan anketlere göre de Balıkesir’-den 3 milletvekili çıkabiliyormuş. Bunun üzerine heyet uzun ve derin istişarelerden sonra beni dördüncü sıraya aday olarak koymaya karar vermiş ki; buradaki amaç; bu şartlar altında seçilemez ve siyaset sahnesinden tasfiye olur’ diye düşünülmüş. Tabii bunlardan hiçbirinden benim haberim yok. Yani ben istifa ettim, döndüm. Benim için siyaset defteri kapanmıştı ve ben bu konuda kararlıydım.  Fakat aday listelerinin YSK tarafından açıklanmasına yaklaşık 1 saat kala rahmetli Erol Olçok beni aradı. ‘Balıkesir listesinde sen de varsın’ dedi, ben de dedim ki “Şaka yapıyorsun, ben istifa ettim, o defteri kapattım”. Tabii inanmadım bu söylediğine ancak listeler açıklanmaya başladığında gördüm ki; Balıkesir 4. sıradan AKP adayı yapılmışım. Bu saatten sonra tartışmayı uzatmanın, spekülasyonlara yol açmanın bir anlamı olmadığını gördüm ve yola devam etmeye karar verdim ve Erdoğan’ı arayarak “Böyle bir düşünceniz olmuş, belki seçilemez düşüncesi ya da temennisiyle beni listeye koymuşsunuz ama Balıkesir’den 5 tane milletvekili gelecek ve sizinle parlamento’da tekrar karşılaşacağız” diyerek telefonu kapattım ve benim maceralı bu siyasi yolculuğum ve adaylık sürecim başlamış oldu. Zaten sonra yaşadıklarım tüm ülkenin gözü önünde yaşandı ve bunlara şahitlik ettiniz.

Biraz sonra güncel siyasi konulara dair sorular soracağım ama şunu merak ediyorum. Kırgın mısınız? Kızgın mısınız?

Ülkem adına elbette hem üzgünüm, hem de kızgınım AKP’nin yaptıklarına. Ama kendimle ilgili bir duygu taşımıyorum onlara karşı. Kızgınlık ya da kırgınlık kadar bile bir duygumu hakettiklerini düşünmüyorum. 20 yıllık bir dönemin sonunda kendim için değil ülkem için tek beklentim, yaşananlardan hepimizin bir ders çıkartması ve birşeyler öğrenmesi. Türkiye’nin nutuklarla, hamasi duygularla, günübirlik politikalarla yönetilemeyeceğinin anlaşılması. Ve yöneten ve denetleyen demokrasinin, hukuk düzeninin, insan haklarının, özgürlüklerin, şeffaflığın, farklılıkların Türkiye için ne kadar değerli, önemli ve vazgeçilmez olduğunun bilincine varılması. Bana kin, öfke ve nefretle her türlü zulmü yapmak istediler ama ben tüm bunlara direndim ve dimdik ayakta kaldım, kendimi yetiştirdim, deneyim kazandım ve hem Balıkesir’e hem de ülkeme yepyeni birikim ve vizyonla hizmet edebilecek fırsatlar elde ettim.

Bu macera dolu sürecin ardından vekil oldunuz ve Balıkesir’de oldukça dinamik çalışkan bir portre çizdiniz. Bu dönemden biraz bahseder misiniz?

Ben milletvekilliğini kendime özgü bir tarzda yaptım. Seçildiğim yeri hiçbir zaman unutmadım, hiçbir zaman ihmal etmedim. Halkın problemleri ile çalışma arkadaşımla birlikte birebir çok yakından ilgilendim. Gelen bütün sorunlarla teke tek ilgilendim ve elimden geldiği kadar da çözüm üretmek için çaba harcadım. Bölgeye gelecek her bir yatırım için özel gayret gösterdim, uğraştım. İnsanların sorunları ile ilgilendim, asla ve asla çalışmalarıma siyaseti katmadım ve sadece bölgenin ve insanlarımızın menfaati için elimden geldiği kadar gayret ettim. Öte yandan genel siyasette de her ne kadar etkin bir rolüm, aktif bir görevim olmasa da çok ciddi çalışmalar yaptım. Özellikle dış politikada Irak’ta, Suriye’de, Uzak Doğu’da, Avrupa’da hatta Brezilya Dostluk Grubu Başkanı olarak Latin Amerika’da önemli faaliyetler yaptım ve bunlar da bana aslında çok ciddi deneyimler kazandırdı. Diğer taraftan ülkenin genel meseleleri ile ilgili birçok çabam oldu. Ekonomi konularında yoğun araştırmalar, çalışmalar yaptım. Bununla ilgili yanlış bulduğum şeyleri eleştirdim, yolsuzluklar konusunda Türkiye’de ilk tavır koyan ve parti içerisinde isyan eden, bayrak açan ve bunların yanlışlığına değinerek düzeltilmesi konusunda başta Erdoğan olmak üzere tüm AKP’lileri uyaran kişiyim. Parti Grubu’nda o kadar yoğun bir milletvekili katılımının olduğu bir atmosferde, tek başıma çıkarak yolsuzluklar konusunda ağır eleştiriler yöneltmiş bir kişiyim. Çok sayıda sonra önergesi vermiş birisiyim. Gelen bütün yolsuzluk ihbarlarını yetkililere ve en sonunda da başbakana resmi olarak ulaştırarak, bunların üzerine gidilmesi konusunda ciddi ikazlar yapmış birisiyim. Tabii bunların hiçbirisi ile ilgili önemli adımlar atılmadı ve maalesef bugün gördüğümüz son derece kirli, kokuşmuş bir düzene Türkiye’ye teslim edildi. Çok dinamik bir dönemdi benim için. Hem iç hem dış politikada aktif olarak tecrübe kazandım ve ülkeme katkı sağlamaya çalıştığım bir dönemdi. Doğruları alkışlayıp, yanlışların üzerine gitmeye çalıştığım bir dönemdi. Bölgeye de büyük bir emek harcayarak, geldiğim yeri de unutmadan bölge insanlarına da hizmetkâr olmak için büyük fedakârlıklar, çabalar gösterdiğim bir dönemdi. Açıkçası ilk 5 yıllık milletvekilliği döneminde çok şey öğrendim. Siyaseti yakından tecrübe etme fırsatım oldu. Türkiye’yi tanıma ve anlama fırsatımı oldu. Dış politikayı, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın bütün koordinatlarını, denklemini, dengesini tanıma ve anlama fırsatımı oldu. Bu bakımdan zor ve meşakkatli, aynı zamanda sıkıntılı fakat bir yandan da tecrübe dolu bir dönem oldu benim için. Tabii ülkenin kaderini değiştirecek bazı önemli olaylara da katkım oldu, dahlim oldu, etkim oldu. Bunu da burada vurgulamak istiyorum. Sizin de bildiğiniz gibi, 1 Mart tezkeresi örneği önümüzde. Erdoğan ekipleri Amerika’ya gidip pazarlıklar yaptılar ve 1 Mart tezkeresinin geçirileceğine dair kapalı kapılar ardında Amerika’da sözler verdiler ve bunun üzerine Amerika savaş gemilerini 70.000 askeriyle İskenderun açıklarına getirip demir attı. Ben ve benim gibi kimi yurtsever AKP’li arkadaşlarım bu sürece şiddetle karşı çıktık. Çünkü bu bir anlamda Amerikan işgali demekti ve Türkiye’den yapılacak bir saldırıyla yanı başımızdaki komşularımızın katledilmesi ve korkunç bir savaşa girmesi bizim açımızdan uzun yıllar sorunu devam edecek bir süreci başlatacaktı. Bu bakımdan buna itiraz ettim. ‘Türkiye bağımsız bir ülkedir topraklarını emperyalist güçlere açamaz, bu şekilde istikbalini tehdit altına atamaz’ diye itiraz ettik ve yurtsever AKP’li vekillerin de direnci ile CHP’li kadrolarında tam desteği ile 1 Mart Tezkeresi geçmedi. O bakımdan böylesi önemli, kritik süreçlere dahlim ve katkımın olması münasebetiyle asla şikayetçi değilim ve o 5 yıllık parlamenterlik dönemimi de dolu dolu geçirdim. Hem memleketim, hem milletim, hem de seçilerek geldiğim Balıkesirimize katkı sağlamak için can siperâne bir şekilde uğraştım, didindim ve onun dışında hiçbir kişisel çıkar uğruna, adımın, çabam, ilişkim olmadı. Zaten bütün kavgada oradan başladı. Siyasette maalesef AKP için en tehlikeli adam “Eyvallahı olmayan, sırtında küpesi olmayan, paraya pula tamah etmeyen, sadece memleket ve milleti düşünen insanların varlığıdır”. Bu insanları yönetmek, sevk etmek, kontrol etmek gerçekten zordur. Ben de bu anlamda, AKP için çok zor birisiydim ve bu 5 yıllık dönemde yaşadıklarım, gördüklerim sebebiyle de AKP’nin Türkiye’ye bir hayrının olmayacağını, politikaları ile yaptıklarıyla, girdikleri ilişkilerle, Türkiye’nin faydasına olmayacağını düşündüm ve yollarımı ayırdım. Siz de biliyorsunuz ki; dönemin sonunda Balıkesir’e bir veda mektubu yazarak, yazılı ve sesli bir mektup göndererek, “Artık ben AKP ile yollarımı ayırdım. Benim gördüklerimi görseydiniz, beni bildiklerimi bilseydiniz siz de aynısını yapardınız” diyerek, hem parlamenterlik döneminin sonunda milletvekilliğine veda ettim, hem de AKP ile yollarıma ayırıp siyasetle ilişkimi o dönemde kapattım. Heyecanlı bir dönemdi. Dolu dolu geçti. Büyük tecrübeler kazandım, aynı zamanda bölge için elimden geldiğince katkılar yaptım. 5 yıllık parlamenterlik dönemi bu şekilde sona ermiş oldu.

Milletvekilliğinin ardından İngiltere’ye gittiğinizi biliyoruz ve bu süreçte Ergenekon kumpasına da dahil edildiniz. Neler yaşadınız? O döneme ait bize anlatmak istediğiniz duygularınız, başınıza gelenler.. Kısacası kamuoyunun bilmesini istediğiniz neler var karanlıkta kalan..?

Yazdığım o veda mektubu bir anlamda hem siyasetten koptuğumu hem de AKP’den ayrıldığımın işaretiydi. Tabii mesleğime dönmek istedim. Müracaatta bulundum Sağlık Bakanlığı’na. Mevcut yasalara göre; bir bürokrat görevinden ayrılarak milletvekilliği yaparsa, vekilliğinin sonunda yeniden eski görevine iade edilir. Ben de Vakıf Gureba Hastanesi’nde Başhekim Yardımcısı ve Genel Cerrahi Uzmanıydım. Dönmek istedim işime. Hekimlik yapmak istedim. Fakat maalesef buna olumsuz karşılık verdi iktidar ve beni görevime iade etmedi. Hatta bu konuyu zamanın CHP milletvekili gündeme getirdi. Muharrem İnce bu konuyu bir soru önergesi vererek meclis gündemini bile taşıdı. Ancak bir karşılık alınamadı. Ben de bir süre başka bir işte çalıştım. İstanbul’da bir televizyon kanalında görev yaptım, fakat benim işim değildi bu,  mesleğime de dönmek istiyordum. Bu arada Türkiye’nin her yerinden talepler geldi, birçok ile gittim, konferanslar verdim, halkla buluştum. Sanıyorum bu gelişmeler iktidarda daha da büyük bir rahatsızlık uyandırdı ve ben artık bu süreçte biraz kafamı dinleyebilmek, biraz da kendimi yenileyip geliştirebilmek için Türkiye’den bir süre ayrılmayı düşündüm. Normal biletimi aldım, eski milletvekili sıfatımla İstanbul Havalimanı’ndan VIP servisinden İngiltere’ye uçtum. Tabii gideceğim herkes tarafından biliniyordu, çok sayıda arkadaşım geldi, beni havaalanında uğurladı ve bir dil kursuna yazılıp bir süre İngilizcemi geliştirmek ve burada kendimi mesleki anlamda güncellemek, hem dünyayı tanımak, hem de yılların getirdiği bu yorgunluktan bir süre kurtulabilmek için böyle bir adım attım. Fakat bunu çok speküle ettiler. Benim kaçtığım şeklinde bir takım yorumlar yapıldı. Asla doğru değil. Her şeyin kayıtları belli. O dönemde Ergenekon Kumpası’nda olduğumu bilmiyorum. Bilsem böyle davranmazdım. Normal yollardan biletimi aldım ve uçakla İngiltere’ye geldim. Hatta ismimi uçakta gören kaptan beni anons ederek bir de davet etti ve ben de kokpit’te uçtum Londra’ya kadar. Orada bir oda kiraladım, derslerime başladım. Hem bir taraftan Londra’yı tanımak, biraz ruhumu dinlendirmek, farklı bir atmosferde bulunmak hem de İngilizce öğrenmek için çalışmalarıma başladım. Aradan bir ay geçti bir sabah çok erken saatlerde telefona uyandım ve arayan avukatımdı. Aynı zamanda yeğenim dedi ki: “Şu anda evde çok sayıda polis var, evi arıyorlar, bilgin olsun”. ‘Hayırdır’ dedim, ‘Ne için böyle bir çalışma başlattı polis?’ Ergenekon Davası sebebiyle böyle bir çalışma başlatılmış. Eşimi aradım. O da son derece gergin ve üzgündü. Çocuklardan biri 15-16 yaşlarında, diğeri daha da küçüktü 6-7 yaşındaydı. Sabahın beşinde, onlarca polis tarafından ev basılmış, evde ne var, ne yoksa el konulmuş, bilgisayar diskleri, çocukların oyun kasetleri, kitaplar, ne buldularsa alıp götürmüşler. Hatta büyük oğlumun o saatlerde uyuduğu için yatağına girip uyandırmışlar. Kolunda damar genişlemesinden dolayı bir rahatsızlık vardı. Polisler bunu görüp “Sende baban gibi Ergenekoncu musun, bu Ergenekon dövmesi mi?” diye taciz etmişler. Bir anlamda hakaret etmişlerdi. Tabii beni çok yaraladı, çok derinden üzdü beni. Bu yaşananlar dedim, bekleyeceğiz bir görelim. Bir şey olmadığını biliyorum, benim kimseyle ne yasa dışı bir ilişkim var, ne bir irtibatım var ne böyle bir örgütün varlığından haberdarım. Belli ki milletvekilliği iken yaptığım çalışmalar, oradaki dik duruşum özellikle AKP’nin yolsuzlukları ile ilgili, yapısına ve tavrına karşı göstermiş olduğum direnç ve reaksiyon, eleştiri ve icraatlarım büyük bir rahatsızlık uyandırmış ve intikam operasyonu ile beni bu davanın içerisine koymuşlar. Tabii çok zor bir dönemdi. Ardından İngiltere’de çok zor bir hayat başladı. Ben 6 aylık bir vize almıştım fakat bu korkunç zulûmü görünce bu oyununun devam edeceğini düşündüm ve hukukun da işlemediğini çok açıktan gördüğüm ve bildiğim için bir süre daha İngiltere’de kalmaya karar verdim. Bu arada tabii ekonomik imkânım yok, kalacak yer bulmada sorun yaşıyorum. Hayatımı devam ettirmek için çalışmam gerekiyor fakat dil bilmiyorum. Mesleğimi İngiltere’de yapabilmek için birçok sınavı geçmem lazım bunları henüz vermediğim için hekimlik yapamıyorum. Çok zor ve ağır bir dönemdi benim için. Peşimde gazeteciler, beni gördükleri yerde, her dakika resimlerimi çekip sürekli yalan yanlış haberlerle psikolojik operasyon yaptılar benim üzerimden. Topluma bir an-lamda yanlış bilgi ve belge ile karalama kampanyası başlattılar. Türkiye’de de her Allah’ın günü aleyhinde gazete manşetleri, korkunç yalanlar, iftiralar ve akıl almaz senaryolar eşliğinde bir itibar infazı başladı ve maalesef yargı,  siyaset ve bunların uzantısı olan medyadaki infaz mangaları acımasız bir süreç başlattılar aleyhimde. Dedim ‘vardır bir hikmeti’. Yanlış bir şey yapmadım. Tek yaptığım şey; yanlışlara direnmek, mücadele etmek. Aileme de ‘Gayret edin, sabredin. Hepimiz bu günler-den güçlenerek çıkacağız, ayakta durmak zorundayız. Bugünler geçecek, bu insanlar yaptıkları zulmün faturasını ödeyecekler ve yaptıklarından utanacaklar’ diye moral vermeye çalıştım. Tabii burada yeniden hayata tutunmak için ciddi bir çalışma içerisine girmem gerekiyordu. Dil sorunum vardı. Hekim olarak çalışmanız için burada ileri düzeyde İngilizce konuşmanız gerekiyor. Bir buçuk yıl boyunca günde 18 saat çalıştım. İnanılmaz bir tempoda çalıştım. Bu arada kaldığım odanın parasını ödeyemediğim için başka bir yere taşınmak zorunda kaldım. 4-5 metrekarelik küçücük bir yerde yaşamak zorunda kaldım, uzun bir süre burada kaldım ve Londra’da Thames nehrinin yanındaki banklarda sabahladığım geceler olmuştur. Sokakları süpürdüm, tren gişelerinde bilet sattığım zamanlar da oldu. Hayata tutabilmek için bunları yaptım ama sabırlıydım ve kararlıydım, inançlıydım. Yapılan bu zulümün tekrar geri döneceğinden emindim. Hep aileme de o telkini verdim. Onlar da Türkiye’de çok büyük acılar çekti. İnanılmaz şeylerle karşılaştılar. Hatta Bandırma Kaymakamı akrabalarıma “Siz bu adamın soyadını hala nasıl taşıyorsunuz, soyadınızı değiştirin” diye maalesef çok ağır ifadelerle konuşmalarda bulunmuş. Tabii demokrasi adına utanç verici, devletin ne hallere düştüğünü göstermek için ibret verici bir tabloydu bu. 80 yaşında babam jandarma ile bu şartlarda muhatap olmak zorunda kaldı. Evin önünde aylarca sivil polisler beklediler, çocuklar bunun ağır bir travmasını ve stresini yaşadığı eşimle birlikte. ‘Adalet yavaş da yürüse gün gelir yerini bulur’ inancıyla sabrettim ve tam 12 yıl sonra iktidar cephesi dedi ki ‘Bu bir kumpas davasıdır ve bunu yapan fetö’cülerdir’. Aslında davanın başlangıcını hatırlayacaksınız, Erdoğan “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek bütün kumpaslara yol verdi. Şu an yurt dışında kaçak yaşayan savcı Zekeriya Öz’ün altına zırhlı mercedesler çekti. Sabahtan akşama bu konuyla ilgili yalan yanlış beyanatlar verdi iktidar cephesi. Bu Türk siyaset ve Türk hukuk tarihi adına utanç verici bir dönemdir. Hala birçok olumsuzluklar var ancak bu kumpas davaları Türkiye’nin ibret alması gereken bir süreçtir benim açımdan. Tabii İngiltere’de İngilizce sınavını verdim önce. Çok zor bir sınavdı. Tıp Fakültesi’nin bütün sözlü sınavlarını verdim. 43 yaşında hiç dil bilmeden geldiğim yabancı bir ülkede bu sınavları vermek gerçekten çok olağanüstü bir çabayı gerektiriyordu. Bu arada tabii hem yargı hem iktidar çevreleri de boş durmadılar. Önce Fransa’ya Lion’a baskı kurarak oradan İnterpol’ün hakkımda kırmızı bülten çıkartmasına çalıştılar. O dönemde bunlarla ilgili avukat tutacak param yoktu. Kırık dökük ingilizcemle İnterpol’e yazılar yazdım, belgeler gönderdim. Tabii İnterpol Türkiye’de gibi bir anlayışa sahip değil. Son derece objektif ve onlarda bu davanın siyasi bir dava olduğunu ifade ederek Türkiye’nin yapmış olduğu iade talebini reddetti. Bunun üzerine bu kez Türkiye’de bir takım Adalet Bakanlığı yetkilerini de İngiltere’ye göndererek benim iade edilmem için süreç başlattı. Zamanın İçişleri Bakanı ve daha sonra başbakan olan Theresa May, son derece katı ve muhafazakâr bir siyasetçiydi. Şimdi İngiltere siyasetinden de tasfiye olan bir isim. Onun da bakanlığının müracaatı ile ben bir süre cezaevine kondum. Türkiye iade edilmek üzere cezaevinde bekletildim. Cezaevine hayatta hekim olarak girmiş biri olarak, çok zor bir dönem geçirdim. Yabancı bir ülkede, bir İngiliz zindanında ağır kriminâl insanlarla, uyuşturucu kaçakçılarıyla, katillerle bir arada durabilmesi gerçekten çok ağır bir travma idi. Cezaevinden İçişleri Bakanlığı’nı mahkemeye verdim ve bu mahkeme sürecinde aslında İçişleri Bakanlığı’nın yetkilileri de benim ne kadar haklı olduğumu da görerek yardımcı oldular.  Daha sonra Başbakan olan zamanın İçişleri Bakanı Theresa May’in karşısında davayı kazanarak cezaevinden kurtuldum ve İngiltere’de oturma hakkı aldım. Bu İngiliz hukuku adına gerçekten çok önemli bir süreçti benim için. Bundan sonra çalışmaya devam ettim ve İngiltere’den hekimlik diplomamı aldım. İlk müracaat ettiğim üniversite hastanesi hemen beni işe kabul etti. Düşük seviyeden başladım ancak zaman içerisinde Türkiye’den edindiğim tecrübeleri de göstererek çok hızlı bir şekilde kariyer basamaklarımı tırmandım ve üniversitede öğrenci yetiştiren, büyük ameliyatlar yapan bir cerrah olarak çalışmaya başladım. Bu süre içerisinde birçok Türkiye’den gelen doktora da ev sahipliği yaptım. 60 civarında kişi benim yanımda staj yaptı. İngiltere’de mesleğe hazırlandılar. Yine İngiliz öğrencilerin eğitimlerinden sorumlu oldum. Onların sınav jürilerinde bulundum ve doktor yetiştiren bir mekanizma içerisinde de İngiliz hekimleri yetişmesine katkı sağladım. Bu esnada vize süresi bitti, yeniden uzatmak için müracaat ettim ancak maalesef onda da İçişleri Bakanlığı sorun çıkarttı. Tabii ben bu konuyu hastane yönetimi ile konuşarak, “Bununla ilgili hem hukuki hem de medya yoluyla mücadele etmek istiyorum” dedim, onlardan izin aldım ve burada bir bölgesel bir basın toplantısı yaptım. Bu da çok önemli bir ayrıntı çünkü yabancı bir ülkede, yabancı biri olarak o ülkenin İçişleri Bakanı aleyhine basın toplantısı düzenleyerek habere olmak ve bakanlığı bu konuda sert bir dille eleştirebilmek demokrasi adına çok önemli bir işaretti. Gazete manşetlerine çıktı bu toplantı. Beyanatlarım İngiltere’de ses getirdi. Bunun üzerine BBC beni aradı, canlı yayın yaptılar ve ben orada da devlet kanalında da açıkça İngiliz hükümeti ve İçişleri Bakanlığı’nı eleştirdim. Bana yapılanları anlattım. Çok ilginçtir, İngiltere’de özellikle Essex bölgesinde insanlar birbirinin telefonlarını kilitlediler, imza kampanyaları başlattılar. ‘Nasıl böyle bir haksızlık yapılır’ diye ayağa kalktılar. ‘Bizim insanlarımızın hayatını kurtaran bir doktora nasıl böyle bir yanlışlık yapılır’ dediler ve bunun üzerine ofis çok ısrar etmedi ve geri adım atarak benim oturum vizemi gönderdi ve şimdi o oturumla burada mesleğime devam ediyorum. Demokrasi adına oldukça önemli bir ayrıntı bu benim için. Öğrenilmesi gereken çok ders var aslında bu süreçten. Tabii ameliyatlarımı yaptım, çalışmalarımı sürdürdüm, çok yoğun bir tempoda çalıştım. Haftada 52 saatlik bir kontratım vardı, bunun dışında ekstra nöbetler dahil insanüstü bir performans sergiledim. Binlerce ameliyat yaptım. Bu arada İngiltere’de yurt dışından göç etmiş ve İngiliz gençlere rol model olabilecek 40 başarılı yabancının resmini sergiledi İngilizler Londra’nın meşhur Trafalgar Meydanı’nda. Orada da benim resimlerime yer verdiler ve örnek yabancı olarak gösterdiler, benim çalışmalarımı sergilediler. Ve örnek yabancı olarak gösterdiler. Ardından İngiltere Parlamentosu’nda Lordlar Kamarası özel bir oturumda bana bir ödül verildi. Tabii hem bunlar benim adıma mutluluk verici, Türkiye adına da gurur vericiydi. Bu esnada bir iş adamı ile birlikte sağlık merkezi açtık. Burada yaklaşık 700.000 Türk yaşıyor ve 20’e yakın doktor ile birlikte ilk Türk büyük tam teşekküllü sağlık merkezi olarak hizmet veriyoruz. Tabii artık davanın beraatla sonuçlanması ve iktidar tarafının da kumpas olduğunu vurgulaması aşamasından sonra, ben Türkiye’ye gelmeye başladım. Çok sık geliyorum artık. Ayda bir kez mutlaka geliyorum, akrabalarımı, eşimi, dostumu ziyaret ediyorum. Mutlaka Balıkesir’e uğruyorum, birkaç gün de olsa büyüklerimi görüp ellerini öpüyorum. Bundan sonra daha da geleceğim ama birçok kere de ifade ettim, yine sizin aracılığınızla tekrar ifade edeyim, kesin olarak ülkeye dönüşüm AKP iktidarının ülkeden gidişinden sonra olacaktır ve ben heyecanla, bu tecrübe, bu birikimi Türkiye’de milletimle, halkımla paylaşmak için koşarak ülkeme geleceğim ve yeniden hekim yetiştirmek ameliyatlar yapmak, ülkeme hizmet etmek için sabırsızlıkla o günü bekliyorum.

AKP’nin yola çıktığı günle bugün geldiği noktayı karşılaştırdığınızda neler söyleceksiniz?

AKP kendine, yola çıkarken ‘Erdemliler Hareketi’ adını verdi ve siyaseti ilkeler üzerine bina edeceğini söyledi. Yöneten ve denetleyen bir demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, hür teşebbüs, şeffaflık, denetlenebilir olmak, ortak akıl, sivil toplumun güçlenmesi, basın özgürlüğü, merkeziyetçi ve katı hiyerarşik yapıdan kurtulmak, kayırmacılıktan kurtulmak, verimli ekonomi modeli, kamu harcamalarının kontrol altına alınması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, enflasyon ile mücadele, reel sektörün güçlendirilmesi gibi Türkiye için önemli ve gerekli politikaları savunurak iktidara geldi. Ve Batı yanlısı, modern, bununla birlikte muhafazakâr demokrat kimliği ile örnek bir model ülke ideali vardı. 20 yıl sonra gelinen noktada bunların hiç birinin gerçekleşmediğini görüyoruz. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler de Türkiye sınıfta kaldı. Yargı bağımsızlığından bahsedebilmek artık bir hayal oldu. Elde ne var ne yok satıldı, dışardan gelen sıcak para har vurup harman savruldu. Ülkenin istikbali betona gömüldü ve Türkiye tüketim çılgınlığına teslim oldu. En temel tarım ürünlerinin bile ithal edildiği bir ülke haline geldi. Öte yandan toplum kesimleri arasında büyük ayrışmalar yaşanmaya başlandı ve insanlarımız pek çok yanlış politika nedeniyle birbirine mesafeli hatta rezervli bir şekilde bakar hale geldi. Korku iklimi hâkim oldu her yerde, basın özgürlüğünden bahsetmek imkânsız durumda. Dış politikada tamamen güdümlü bir tavır sergilendi ve yapılan büyük yalpaların kısa-orta ve uzun vadeli çok büyük maliyetleri ortaya çıktı. Sadece Suriye politikasındaki beceriksizliğin faturası milyonlarca mülteci ve bunların gelecek nesillerimize bile taşıyacağı maliyetler olarak bize geri döndü. Bugün Türkiye 20 yılın pek çok yanlış uygulamaları ile borç batağında kıvranan, sıcak para peşinde kapı kapı dolaşan, halkı yoksul ve umutsuz bir ülke oldu. Özetle söylemek gerekirse; 20 yıllık AKP iktidarı uzun yıllar etkisi sürecek bir travmatik dönem oldu Türkiye için. Ve elbette hiç şüphesiz aynı hataların yapılmaması için ders alınacak bir kötü örnek oldu. Erdoğan yola çıkarken; diyaloğa açık ve uzlaşmacı olacağız dedi, kavgacı ve sert bir üslup geliştirdi. Muhalif partilere ağır dille yüklendi ve onlarla bir diyalog içine girmedi. Ne yazık ki; “%51’i zor tutuyorum” ifadesi ile ve Gezi Eylemlerine katılanlar “Sürtük” demesiyle de siyaset tarihine, söylediklerinin tersini yapan bir lider olarak geçti. AB değerlerine ve evrensel değerlere uyacağız dedi, bunun yerine Erdoğan değerlerini dayattı. Liderlik Sultasına ‘Hayır’ dedi, sonra da “Sayın Cumhurbaşkanımızın emir ve talimatıyla.” demeden konuşmasına başlayamayan bir kadro ile yoluna devam etti. “Benim bakanım, benim valim” dedi, hatta uluslararası toplantılar için başka devletlerin adını saydıktan sonra “Şahsım” diyerek ben merkezli bir yönetimi ne yazık ki kurumsal hâle getirdi. En geniş anlamda özgürlük dedi, insanların twit atmaya korktuğu bir atmosfer yarattı. Festivallerin yasaklandığı ve sadece Erdoğan gibi düşünenlerin özgürlüklerinin lütfedildiği bir düzene geçildi. Küçük ve güçlü bir devlet dedi ama hantal ve merkeziyetçi bir yapı tesis etti. Farklılıklar zenginliğimizdir dedi ama gelinen noktada ya bendensin ya düşmansın tavrı hâkim hale geldi. Ahlaklı siyaset dendi, kayırmanın, rantın, rüşvetin, suistimalin ve yalanın kol gezdiği bir düzen hâkim oldu. Bağımsız medya dedi, yandaş medya, havuz medyası kavramı siyasi literatüre sokuldu. Türkiye Avrupalıdır dedi, çapsız, vizyonsuz ve beceriksiz dış politika ile Türkiye Orta Doğu bataklığına çekildi, milyonlarca mülteci ile yalnızlaşan bir ülke oldu ve buna da “Değerli Yalnızlık” diye bir şey uydurdular.

Önümüzdeki seçimlerde AK Parti’nin en büyük rakibinin ekonomi olduğu iddia ediliyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz, sizin pencerenizden bakıldığında ülkenin ekonomisi nasıl gözüküyor?

Elbette ki ekonomi ve enflasyon AK Parti’nin en büyük rakibi ancak unutmamak gerekir ki seçim AKP ile muhalefet arasında yapılacak bir yarıştır bana göre de ipi göğüsleyecek olan muhalefettir. Unutulmamalı ki AKP’nin iktidara geldiği dönemde kendisini iktidara taşıyan şartların en başında, o dönemki ekonomik kriz yatar. Bugün de varolan ve giderek derinleşen ekonomik kriz, AKP için son derece olumsuz bir gelişme ve seçimin kaderini belirleyecek önemli faktörler-den bir tanesi. Şimdi AKP’nin ilk yola çıktığı döneme bakacak olursak, dünyada çok ciddi bir para bolluğu vardı, Türkiye koalisyonlarla yönetiliyordu, 28 Şubat döneminin sancıları sürüyordu, ekonomik krizlerle ve istikrarsız bir yönetim ile bunalmıştı. Ülkede çok ciddi bir ekonomik buhran yaşanıyordu. Bu döneme bakıldığında şöyle bir değerlendirme yapmak zorundayız. Dünyadaki para bolluğu, Derviş politikalarının hayata geçirilmesi ile birlikte Türkiye’de bir rahatlık dönemi ortaya çıktı ve ilk dönemde AKP bu paranın rahatlığından büyük ölçüde istifade etti. Fakat AKP gelen bu sıcak parayı rasyonel bir şekilde kullanmak yerine, yatırıma ve istihdama harcamak yani ihracata dönük politikalara ve programları harcamak yerine maalesef Rant ekonomisine gömdü bu parayı. Fakat ilk dönemde bu hissedilmedi. Öte yandan AKP gelen paranın bir kısmını rant ekonomisi ile milletin cebine ve sosyal yardımlarla da kısmen geniş toplum kesimlerine de verince tabanda büyük bir destek buldu, fakat ülkeye gelen bu sıcak ve bol para hesapsızca çarçur edildi, gereksiz projelere harcandı, betona gömüldü ve bütün bunların içerisinde de tabii yok olup gitti ve Türkiye’nin borcu giderek arttı. Yine 20 yıllık iktidarı döneminde AKP elde ne var ne yoksa sattı, Varlık Fonu marifetiyle birçok değeri elden çıkarttı ve çıkartmaya da devam ediyor. Yurt dışına büyük satışlar gerçekleştirdi, keza konut satışları ile ucuz vatandaşlık vererek çektiği yabancılarla para getirdi ve ciddi satışlarla Türkiye’nin istikbali adına çok yanlış hamleler yaptı. Bununla beraber garantili bir takım projelerle, yurt dışından bulunan finans ve kredilerle yine müteahhitleriyle uzun vadeli yatırımlara girdi ama müteahhitler marifetiyle Devlet Garantili Projeler bizim çoluk çocuğumuzu hatta torunlarımızı bir borç batağı içerisinde sürükledi. Bu bakımdan AKP’nin ilk dönemi halk nezdinde başarılı gibi algılansa da aslında bu korkunç ekonomik düzenin bir anlamda zeminin hazırlandığı, bana göre çok riskli ve tehlikeli bir dönemdi. O nedenle çok sayıda Soru Önergesi verdim, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlarına ve gelen paranın heba edildiğine yönelik sorular sordum. Ekonomik politikaların yanlış uygulandığına dair sorular sordum. Bu sıcak paranın üretime dönük ve ihracata yönelik yatırımlara harcanması gerektiğini hep söyledim kendilerini ikaz ettim. Tüm bunlardan sonra AKP ilk dönem hatta 2 dönemin sonunda bunu oya tahvil etmeyi başardı fakat gelinen bu noktada Türkiye ciddi bir ekonomik dar boğaz içerisinde. Şimdi rakamlara bakacak olursak, Türkiye’nin iç ve dış borcu ciddi manada arttı. İç borcu bir buçuk trilyon lira, faizi de 2,5 trilyon lira. Cumhuriyet tarihinde ilk kez faiz ana parayı geçmiş ve Türkiye’nin iç borcu 4 trilyon lirayı aşmış durumda. Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu 176 milyar doları bulmuş durumda ve Merkez Bankası’nın kasasında eksi 60 milyar dolar civarında bir negatif bilanço söz konusu. Öte yandan Türkiye’nin 5 yıllık kredi temerrüt takası (CDS) 805 baz puan ile 29 Temmuz’dan bu yana en yüksek seviyeyi gördü, bir ara 900 bazı buldu şu anda 800’ler civarında ve maalesef Türkiye buna rağmen %11-12 faiz ile dışarıdan dolar borcu bulamıyor ve sıvaplarla ekonomisini idare ettirmeye çalışıyor. Tabii hane halkının borcu da giderek artıyor. İnsanlar hayat pahalılığı ve enflasyonun altında ciddi olarak ezilmiş durumda ve birçok insan ekonomisini kredi kartları ile çevirir hale geldi. Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısı yaklaşık 35 milyon civarında. Ama kredi kartı sayısı 90 milyonu bulmuş. Yani insanların bir çoğunda 2-3 kredi kartı var ve birinden alıp diğerini aktararak insanlar günü kurtarmaya çalışıyorlar ve kredi kartı ile bankalardan, ATM’lerden çekilen para oranı giderek artıyor. Tüm bunların yanında enflasyonun ve hayat pahalılığının hangi noktada olduğu-nu hepimiz biliyoruz. Çarşıya, pazara, bakkala giden insanımız çok daha yakından hissediyor. Yurt dışından ülkeme geldiğimde fiyatların artışı konusunda şaşkına dönüyorum. Dramatik bir fiyat artışı söz konusu. Fiyatlar neredeyse Avrupa rakamını bulmuş durumda fakat maalesef insanımızın geliri o düzeyde değil. 5500 liralık bir asgari ücretle artık insanların geçinme şansı maalesef Türkiye’de yok ve Türkiye’de önemli bir toplum kesimi açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamak durumunda. Bunca borca rağmen, bunca satıp savmaya rağmen giderek derinleşen ekonomik krizin bir tek sorumlusu vardır, bu da Tek Adam Rejimidir ve tabiatıyla “Ekonominin başında ben varım, ekonomiden ben sorumluyum” diyen Erdoğan’dır. Türkiye rasyonel adımlar atmazsa, önümüzdeki dönemde daha da derinleşecek bir ekonomik krize maalesef tanık olacağız. Yazın getirdiği rahatlığında bitmesiyle beraber kış döneminde enerji ve gıda fiyatlarındaki artışlar kırmızı daha derinden hissedeceğiz Türkiye’nin tek şansı önümüzdeki seçimlerle birlikte sandıktan çıkacak yepyeni bir vizyon, yepyeni bir anlayışın ülkeyi yönetmesidir.

Sayın Çömez, mademki masamıza küçük bir misafirimiz geldi, ondan yola çıkarak güncel bir soru sormak istiyorum. Ülkemizin en önemli sorunu ekonomi mi, mülteci meselesi mi?

Ekonomi bugünün önemli bir sorunu, yarın öbür gün çözülebilecek bir sorun. Ciddi bir problem ama Türkiye’nin kaynakları doğru kullanılırsa, rasyonel kullanılırsa Türkiye kısa süre içerisinde toparlayacaktır ve rahat bir nefes alacaktır. Ancak şu anda Türkiye’nin başındaki mülteci problemi uzun vadeli, bugünümüze, yarınımıza ve çocuklarımıza tesir edecek çok önemli bir problem. O bakımdan çok önemli bir soru sordunuz, ben de bununla ilgili kanaatimi paylaşmak isterim. Öncelikle şunu söyleyeyim; mülteci sorunu aslında sınırımızın hemen ötesindeki savaştan kaynaklanan bir sorun değildir. Bu sorunun temelinde Büyük Orta Doğu Projesi vardır, kurgulanmıştır ve Türkiye’ye bu sorun dayatılmıştır. Ve maalesef Türkiye dış politikadaki aymazlığı ve çapsızlığı sebebiyle bu sorunu kucağında bulmuştur. Bu konu giderek daha da dramatik hale gelmektedir. Öncelikle Afganistan’dan gelen mültecilerden başlayalım, ondan sonra Suriye konusuna geleceğim. İkisi de birbirinden ayrı ama bir o kadar da önemli. Hatırlayacaksınız, Afganistan’da yıllardan beri bir Amerikan ve İngiliz varlığı söz konusu idi ve Taliban rejimi ile sözde mücadele ediliyordu. Aslında Taliban rejimi Rusya’nın güneye inme projesine karşı Amerika tarafından desteklenmiş, kurgulanmış bir rejim ve yıllarca Amerika bunu Ruslara karşı kullanmak için besledi. Taliban’ı bahane ederek Orta Asya’da bir varlık ortaya koydu fakat bundan sonra politikasında bir değişiklik yaptı ve geçtiğimiz yıllarda Amerika, Afganistan’dan çekilme kararı aldı. Biden bu kararı vermeden bir süre önce Erdoğan kendisi ile defaatle görüşmek için randevu talep etti fakat buna karşılık bulamadı. Ancak Amerikan Lideri Biden bu kararı vermesinin hemen ardından Erdoğan’a bir randevu verdi ve bu görüşmede bildiğiniz gibi Kavakçı’nın kızı tercümanlık yaptı. Türkiye burada neler konuşulduğuna dair hiçbir bilgi ve fikir sahibi olamadı. Dışişleri yetkililerinin bile katılmadığı bu toplantı ya da görüşmede devletin kayıtlarında ne olduğunu dahi öğrenme imkanı olmadı. Bir süre sonra Afganistan’dan Amerikan birliklerini geri çekildi, hemen ardından biz Afganlı mültecilerin Türkiye’ye akınına tanık olduk. Burada iddia edilen şu ki; ben de buna katılıyorum. Erdoğan ile Biden görüşmesinin ardından Afganistan’daki Amerikan birliklerinin çekilmesiyle beraber burada Amerikalılara yardım etmiş Afganlı askerlerin ve insanların güvenlik nedeni ile Türkiye’ye gelişlerine Türkiye’nin izin vermesi konusunda ikili anlaştı. İddia bu, bana göre de doğru bir iddia. Görüşmenin hemen ardından yaşanan bu göç dalgası ile yüz binlerce Afganlının Türkiye’ye giriş yaptığına şahit olduk. Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yayınlanan bir makalede İngilizlerle birlikte Afganistan’da çalışmış Afganlı yerlilerden 20 binin İngiltere’ye kabul edildiğini ve İngiltere hükümetinin onlara sahip çıktığını yazdı, fakat Afganistan’da Amerika’nın eğittiği, donattığı, özel harp teknikleri ile istihbarat tekniklerini öğrettiği bu Afganlı askerlerin nereye gittiği konusunda hiçbir bilgi yoktu. ABD’ye gitme-dikleri de kesindi. Kamuoyuna yansıyan iddialara göre, bu kişilerin önce İran’a daha sonra Türkiye sınırından Türkiye’ye girdiği söyleniyor. Bunun bir kaç yüz bini bulduğu konusunda da ciddi kuşkular var ve zaten 40.000’e yakın Afganlıya da vatandaşlık verildiği konusunda geçtiğimiz günlerde resmen açıklamalar yapıldı İçişleri Bakanlığı tarafından. Buradan da anlaşılacağı gibi aslında Afganlı mülteciler sorunu bizim kucağımıza Amerika tarafından bırakılmış ve uzun yıllar Türkiye’nin başına dert olacak bir sorun ve unutulmamalıdır ki genç, özel harp, askeri istihbarat eğitimi almış ve son derece donanımlı askerlerden oluşuyor ve şu anda Türki-ye’de tam olarak nerede oldukları da bilinmiyor. Bu bakımdan bu sorun Türkiye’nin orta ve uzun vadeli önemli bir meselesi olarak gündemde yer almalı. Öte yandan Afganlı mültecilerin sınırı geçerken insan tacirleri tarafından kullanıldığı konusunda da ciddi bilgiler geliyor. Afganistan’da son dönemde artan efedra bitkisinden üretilmiş metamfetaminin, ki dünyanın yeni uyuşturucu tehdidi olarak biliniyor ve Türkiye’de de kullanımı giderek artmaktadır. Bu mültecilerin çantalarını koydukları yarım kilo, bir kilo, 5 kiloluk uyuşturucularıyla geçirilip Türkiye’ye getirildiği konusunda ciddi iddialar ve kuşkular vardır. Mülteci sorunu sadece sosyolojik ya da demografik bir sorun değil aynı zamanda bir uyuşturucu tehdidini de Türkiye’nin başına bela edecek bir sorundur, özellikle Afganlılar.. Suriye konusuna gelince; Savaştan sonra çelişkili de olsa 5 ilâ 8 milyon Suriye’linin sınırı geçerek direkt Türkiye’ye geldiği söyleniyor. Bu gelen mültecilerin özellikle Doğu ve Güneydoğu’da yerleşmiş olmaları, Hatay, Gaziantep, Urfa gibi yerlerde demografik yapıyı tamamen değiştirmiş olmaları ve birçok kontrol dışı ve kayıt dışı göçün gerçekleşmiş olması da Türkiye’nin uzun vadeli önemli problemidir ve bu problem büyüyerek devam edecektir. Son dönemde suç oranlarındaki gösteren artış hatta kimi isimlerin uyuşturucu ticaretine karıştığı yönündeki haberler lokal ve kriminal suçlardaki artışlar sorunun hangi boyutlara taşınabileceğini de gösteren önemli işaretlerdir. Yine biliyorsunuz, geçenlerde Dışişleri Bakanı bir açıklama yaptı ve Suriye’deki muhaliflerle Suriye rejiminin barışmasına dair düşüncesini paylaştı. Bunun üzerine kuzeydeki çok sayıda Suriyeli ÖSO üyesi muhalif, aynı zamanda Türkiye’den önemli ölçüde destek ve maaş alan bu insanlar Türk birliklerine saldırdılar, Türk Bayrağını yaktılar. Bu da aslında Türkiye’deki önümüzdeki yıllarda olabilecek sorunun hangi boyutta olduğunu gösteren ciddi ve can sıkıcı bir örnektir. Tabii Erdoğan iktidarının yanlış Suriye politikası sebebiyle Suriye’nin kuzeyinde bir YPG-PYD terör devleti kuruldu. Rusya zaten varlığını bu savaş münasebetiyle güçlendirdi. Bununla beraber, yine İdlip civarında çok sayıda ÖSO mensubu ama özelde İŞİD üyesi olduğu biliniyor, şu anda ciddi manada bir tehdit haline geldi. Ve Türkiye’nin şu anda 7-8 milyonu bulan bu mülteci ile baş etmesi giderek zorlaşıyor. O bakımdan Erdoğan iktidarı ile bunun çözülemeyeceği de ortada. Muhalefetin iktidarı ele alması ile beraber yapacağı çalışmaların başında bana göre; mülteci problemi gelmektedir. Bu evet çok önemli bir sorundur, çok ciddi bir sorundur ama çözülemeyecek bir sorun değildir. Bununla ilgili dünyada örnekler vardır. Yapılacak şey, Esad rejimi ile el sıkışmak, bir garantörlük anlaşması da imzalayarak bu insanların ülkelerine güvenli bir şekilde geri gidişlerinin sağlanması ve yardımcı olmaktır. İlk 6 ay bana göre bir hazırlık aşaması olmalı ve kendileri bu konuda teşvik edilmeli. İkinci 6 ayda bir takım tedbirler alınmalı. Nedir bu tedbirler? Emlak alım satım yapamayacaklar, çocuklarını okula kaydedemeyecekler, hastanelerden alınan ücretsiz hizmetin sona erdirilmesi, banka hizmetlerinden durdurulması, araç ve telefon alım satım yapamayacakları, hiçbir işte çalışamayacakları şeklinde sert önlemler alınmalı ve üçüncü 6 ayda da yaptırımlar uygulanmalı. Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesine imza atmıştır. Bu sözleşmeye göre, Türkiye’nin sınır komşusu ülkelerden gelecek mültecilere, ‘mülteci statüsü’ verme mecburiyeti yoktur. Dolayısıyla bu konuda Türkiye’nin uluslararası yaptırımlarla karşılaşması da mümkün değildir. Bu bakımdan vizyoner bir dış politika yaklaşımı ile bu sorun çözülmeli, yoksa önümüzdeki 10 yıllarda demokratik yapının tamamen değiştiği, kültürel yapının tamamen yozlaştığı bambaşka bir Türkiye ile tanışacağız. Bu da bizim çocuklarımız ve torunlarımız için çok büyük tehdit ve risk oluşturacaktır. Mülteci sorunu bana göre ekonomiden çok daha önemlidir. Çünkü ekonomiyi bir takım tedbirler, finansal kararlar ve piyasa argümanları ile çözebilirsiniz ancak mülteci sorunu çözülmez ve burada kalıcı hale gelirlerse geleceğimiz tehdit altına girer.

Türkiye’nin sorunları büyük. Bunu her alanda görüyor ve yaşıyoruz. İnsanlarda oluşan umutsuzluk ve problemlerin çözülemeyeceğine dair oluşan kaygıya katılıyor musunuz ve bunun formülü nedir sizce?

Çok teşekkür ediyorum, evet Türkiye’nin problemleri çok büyük, ciddi devasa sorunları var. Tarihin bize intikal ettirdiği sorunlar var, coğrafyanın bize miras bıraktığı sorunlar var ama en temel sorunlar Türkiye’nin yönetilememesi sebebiyle ortaya çıkardığı bir problemlerdir. Bu bakımdan sorun nereden geliyorsa, çözüm de oradadır diye düşünen birisiyim. Öncelikle şunu söyleyeyim, dünyanın birçok ülkesinde bulundum. Gittiğim yerlere sadece gezmek için değil analiz ve gözlem yapmak için de gidiyorum. O gözlemlerimi yaparken, o ülkelerin içinde bulundukları ekonomik, sosyal şartları, geldikleri yolu gittikleri noktayı değerlendirmeye çalıştım ve dünya nereden geliyor, nereye gidiyor bunu anlamaya çalıştım. Türkiye’ye dışarıdan bakmak daha objektif bir bakış açısı sağlayabiliyor size. O bakımdan Türkiye ile ilgili sorunlara da bu perspektiften bakmak istiyorum. Evet doğru sorunlarımız çok, problemlerimiz çok. Bir an önce çözülmesi gereken ciddi sıkıntılarımız var. Bunları şimdilik ben bir kenara bırakmak istiyorum. Çünkü elimizdeki potansiyel, elimizdeki imkân, sahip olduğumuz değerler sadece Türkiye’nin problemlerini değil, bölgenin problemlerini, coğrafyanın problemlerini çözecek kadar güçlü ve kudretli. Ben buna inanıyorum. Öncelikle ülkemizin çok köklü bir tarihi var, bunu kimse küçümsememeli. Bunun farkında olmalıyız. Bu tarihin bize miras bıraktığı çok önemli değerler var. Bunun yanında coğrafyanın bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik konum Türkiye’yi tarih boyunca hep çok önemli hale getirmiş, bugün de çok önemli, yarın da çok önemli bir noktadayız. Kuzey ve Güney’in geçiş noktası, Doğu ile Batının birleşme ve kesişme noktası. Bu bakımdan dünyadaki bütün denklemlerin çözümü için, öyle ya da böyle, az ya da çok Türkiye’nin bir dahli gerekiyor. Bu tabii ki bize aynı zamanda birçok fırsatı da beraberinde getiriyor. Yani tarihi gücümüzün yanında, jeopolitik ve jeostratejik gücümüzde çok kıymetli. Bununla birlikte çok büyük bir alana sahibiz, büyük bir coğrafyamız var ve bu coğrafya son derece verimli ve bereketli bir coğrafya. Dünyanın en bereketli topraklarında yaşıyoruz. Bu toprakların altı da zengin üstü de zengin. Türkiye’nin tarımı rasyonel bir şekilde yapılsa, doğru yönetilse, Türkiye kendi gibi 5 tane ülkeyi doyurur, besler, bakar ve rahatlıkla ihtiyaçları giderebilir. Öte yandan yeraltında büyük zenginlikleri var. Türkiye’nin maden zenginlikleri var. Ben hala çok güçlü petrol yataklarının olduğunu düşünüyorum. Sınırın hemen ötesinde Musul’da, Kerkük’te, İdlip’te inanılmaz zengin petrol yatakları var. Keza Suriye’de, hemen doğumuzda gelin İran’da, Kuzeyimize bakalım Kafkasya’da. Allah bütün bunlara bu imkânları verirken, tam ortasında kalan coğrafyayı da herhalde boş bırakmamıştır. O bakımdan ben ciddi bir analiz ve planlama ile Türkiye’nin yer altında da sanılandan çok daha büyük zenginlik ve rezervlerinin olduğunu düşünüyorum. Tabii coğrafi ve iklim özelliği, turizm potansiyeli, denizi, ormanı, çevresi.. Bütün bunları üst üste konduğunda korkunç bir zenginliği var Türkiye’nin elinde. Fakat hepsini bir yana bırakın, ülkemizin en büyük zenginliği; genç, dinamik, çalışkan bir nüfusu var. Avrupa’dan baktığınızda bunu kıymetini daha iyi anlıyorsunuz. Avrupa’da yaşlanmış ve çalışma konusunda Türkiye kadar istekli olmayan bir nüfus söz konusu. Ancak Türkiye’de son derece fedakâr, çalışkan ve güçlü bir sosyal sermaye yapısı var ve yetişmiş, donanımlı kadrolarımızı var. Bugün Türkiye’den dünyanın başka yerlerine giden doktorlar muazzam işler başarıyor. Yine Savunma Sanayi’nde geçtiğimiz yıllarda maalesef çalışan genç mühendislerimizden 7 bin tanesi yurt dışına gitti. Evet, olağanüstü işler başarıyorlar. Bu bakımdan ülkemizin inanılmaz bir güç var potansiyeli var. Tabii bunların nasıl yönetileceği, sevk ve idare edileceği, hangi kurallar manzumesi ile istikbale gideceği çok önemli. Burada Türkiye’nin temel ihtiyaç duyduğu şey; demokrasidir, insan haklarıdır, özgürlüklerdir, hukuktur, adalettir, laikliktir. Toplum kesimleri arasına planlı bir şekilde sokulmuş ayrılık tohumlarının ortadan kaldırılmasıdır. Yani toplumun yeniden kucaklaşması, sosyal barışın sağlanmasıdır. Bu düzlemde Türkiye yönetilirse ve geleceği bu şekilde yürürse bu değerler ve güçleri sayesinde birkaç yıl içerisinde dünyada parmak ile gösterilen bir ülke olur. Dünya yeniden şekilleniyor, özellikle bizim bulunduğumuz coğrafya yeniden dizayn ediliyor. Ukrayna Rusya Savaşı’ndan ve Covid ile birlikte Çin’e dünyanın uyguladığı üstü örtülü ambargodan sonra bölgenin etkinliği ve rolü daha da önemli hale geldi. Türkiye tam enerji koridorlarının geçiş noktasında. Hiç kimsenin ihmal edemeyeceği stratejik bir değere sahip. Büyük coğrafyasıyla, geniş tarım alanlarıyla, Avrupa’yı besleyecek bir kapasiteye sahip. Dinamik insan gücüyle şu an Avrupa’nın sıkıntı çektiği, tedarik zincirinde baş aktör oynayabilecek bir ülke. Tüm bunları çok iyi planlayarak, organize ederek dünyaya açılmak ve Türkiye’ye refaha kavuşturmak sanıldığı kadar zor değil. Yeter ki sahip olduğumuz bütün değerleri bilelim. Kavgayı görüntülüyü bırakalım. Demokrasiye, hukuka, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine hep birlikte sahip çıkalım. Dostça, kardeşçe, sevgi içerisinde birbirimizi kucaklayalım. Herkesin eşit ve birinci sınıf vatandaş olduğu güzel bir ülke tesis edelim ve istikbale hep birlikte, omuz omuza yürüyelim. İşte o zaman Türkiye’nin gücüyle hiç kimse baş edemez, ben buna yürekten inanıyorum.

“Fiyatları tayin eden Allah’tır” ifadeleri hakkında neler söylersiniz?

Gerçek bir din inancı olan, dini hassasiyetleri samimi olan insanların inanacağı ve kabul edeceği bir tez değildir bu. Aslında AKP’nin çaresizliğinin dışa vurumudur bu. Ekonomide Türkiye’yi getirdiği noktanın faturasını kendilerine değil yüce makamlara ödetme çabasıdır. Allah niye Türkiye’deki fiyatların sorumlusu olsun, niye Allah fiyatları tayin etsin? Allah Türkiye’deki fiyatları yükseltiyor da İngiltere’dekileri niye yükseltmiyor? Allah Türkleri sevmiyor da; İngilizleri daha çok mu seviyor? Böyle bir absürt sürreel böyle istismarcı bir siyaset anlayışı olabilir mi? Bunu kabul edebilir miyiz. İşte bu sebeple diyoruz ki; Türkiye’de sistem mutlaka ama mutlaka demokratik, laik, bir hukuk düzeni olmalıdır ve devlet, devlet gibi yönetilmelidir. Sorumlular, sorumluluklarını bilmelidir, dini alana devleti müdahale etmemesi ve insanların inanç özgürlüklerini sonuna kadar yaşaması ve bunu yaşarken de birilerinin müdahalesine açık olmaması lazım. Yıllar önce rahmetli Demirel bana şunu demişti: “Evlat din ve siyaset rekabet ederse, mutlaka din kazanır”. Bunu çok iyi bilen AKP, her türlü dini enstrümanı ve argümanı kullanarak oya tahvil etmekte, sorumluluğunu bir anlamda başkalarına havale etmeye çalışmaktadır ve bu da çok yanlış bir üsluptur.

Din motifli siyaset modeli ile ne demek istediniz?

Din motifli siyaset ifadesi ile kastettiğim şudur. Az önce de söyledim; din gibi kutsal, saygın ve Allah’la insan arasında var olan bu güçlü bağın ve inanç temelinin, siyaset kurumu tarafından düzenlenmemesi, hırpalanmaması, örsellenmemesi ve istismar edilmemesi lazım. Siyaset gerektiği gibi hizmetini vermeli, çalışmasını yapmalı, yaptığı hataların faturasını ödemeli, din ise o saygın yerinde her zaman muhafaza edilmeli ve Allah’la kul arasında bu mukaddes bağ, çok özel yerini ve konumunu muhafaza edebilmeli. Bakın geçtiğimiz günlerde Sedat Peker’in açıklamalarıyla Türkiye bir skandala tanık oldu. Korkunç bir rüşvet ve kirlilik çarkının, sarayın bahçesine kadar geldiğini, bir lağım çukuruna battığını gösterdi. Peki bunun en temel kişisi olan Erzurum milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu neler söyledi. Bakın bu rüşvet skandalı patlamadan önce Taşkesenlioğlu verdiği bir beyanatta şöyle diyor. “Ben hayatımın mihengi olarak 6666 ayeti tayin ettim ve hayatımı buna göre tanzim etmeye çalışıyorum”. Buradan aslında AKP tarafından dinle siyasetinin ne kadar girift hale getirildiğini okumak ve anlamak mümkün. Yine aynı hanımın başka konuşmalarında bir takım kirli ilişkilere tanık oluyorsunuz rüşvet çarkına tanık oluyorsunuz, aile içi son derece karışık ve gayri ahlaki ilişkilerine tanık oluyorsunuz.  Fakat bu hanımın 6666 Ayet-i Kerime’den bahsederken anlıyoruz ki; Bakara Suresi’ndeki “Hakkınız olmayan mala el uzatmayın, bu günahtır. Sakın ha, rüşvete bulaşmayın, bu günahtır” tarzındaki Ayet-i Kerime’lerden haberdar olmadığını anlıyoruz. Bu bakımdan ısrarla söylüyorum, din saygın konumunu muhafaza etmeli, Allah ile kul arasındaki güçlü bağa hiç kimse müdahale etmemeli, edememeli, siyasette günün şartlarına göre siyaset kurumu da hizmetini vermeli ve eğer yaptığı şey doğru ise sandıkta mükâfatını görmeli, yaptığı işler yanlışsa sandıkta cezasını bulmalı. Eğer hukuki olarak suç işleyen birileri hesabını yargı önünde vermeli ve çok kalın ve keskin çizgilerle, din siyasetten ayrılmalı ve bizim inancımızın temeli güçlü bir şekilde muhafaza edilmeli.

Bir devrin kapandığı, yeni devrin başladığı sözlerinizin temeli nedir?

Evet iddia ile söylüyorum, Türkiye’de bir devir kapanıyor ve yeni bir devir açılıyor. Bunu aslında anketlerde söylüyor, sokaklarda söylüyor. Bunu tabii okumak istemeyen iktidar çevreleri, neticeyi sandıklarda aldıktan sonra öğrenecekler ve anlayacaklar. 21 yıllık AKP iktidarının Türkiye’ye çok ağır bedelleri oldu, çok ağır faturaları oldu. yola çıkan AK Parti ile bugünkü noktaya gelen AKP arasında büyük bir uçurum var ve Türkiye maalesef hem ekonomik hem sosyo-kültürel alanda hem güvenlik alanında, hem diplomasi, hem yargıda, hem bağımsız medyada büyük bir iitifak kaybına uğradı. Türkiye’de devlet kurumları hasar aldı, devlet yapısı büyük ölçüde hırpalandı ve artık Türkiye yönetilemez ve savrulur bir hale geldi. Her şeyin farkında toplum çünkü Türk milleti feraset sahibidir, basiret sahibidir. Şu anda sessiz bir şekilde sandığın gelmesini beklemektedir ve sandıkta AKP’ye gerekli cevabı verecektir ve yaptıklarının faturasını ödetecektir. O bakımdan ben bir devrin kapandığını ve Türkiye’de artık yeni bir devrin açıldığını, insanların umutla heyecanla yeni bir ufka doğru yelken açacağını söylüyorum ve bunda da ısrar ediyorum. Türkiye AKP devrini ders alarak hatırlayacaktır, bir daha böyle bir devrin yaşanmaması için, demokrasinin kurum ve kurallarına sımsıkı sahip çıkarak yoluna devam edecektir. Evet artık Türkiye’de bir devir kapanıyor ve Türk milleti yepyeni ufuklara yelken açıyor.

AK Parti’nin seçim stratejisinin “sorunları kabul et, yine biz çözeriz” anlayışı karşılık bulur mu?

Ben AKP’nin seçim stratejisini şöyle okuyorum. İlk zamanlar AKP hayâl satmaya çalıştı. Neydi bunlar? Uzaya gidiyoruz, gaz bulduk, petrol bulduk hatta daha ileri gitti, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı jelibon bulduk iddiasını etti. Elektrikli arabalar, uçaklar yapılacağına dair iddialı söylemler ortaya koydu ve 2023, 2053, 2071 hatta daha da ileri gidip 2123 vizyonu ile insanlara bir anlamda hayâl satmayı planladılar. Fakat bunun karşılık bulmadığını, bulmayacağını anlamış olacaklar ki bu sefer tarz değiştirdiler. Şimdi daha çok AKP’nin 20 yılda yaptıklarına anlatmaya gayret ediyorlar. Önümüzdeki dönemlerde nelerin yapılabileceğini anlatmak istiyorlar. Yine muhalefetin, onların yaptığını yapamayacaklarını anlatmak istiyorlar. Bunun yanında, yine bir mağduriyet üreterek dünyanın kötü olduğunu, buna Covid’in ve Rus-Ukrayna Savaşı’nın sebep olduğunu, Avrupa’da durumun vahim olduğunu, Türkiye’de her şeyin iyi olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Sanıyorum Genel Merkezin belirlediği bu politikayı tabanın da yani yerel siyasetinde takip edeceği görülüyor ve anlaşılıyor. Fakat bunun hiçbir karşılığı yok, toplumda hiç bir inandırıcılığı yok ve toplum ne hayâl almaya ne de sürreel politikalara inanacak durumda değil. Toplumun gerçek gündemi ekonomi.  Ve ekonominin sorumlusu başta Erdoğan ve onun AKP iktidarındaki kadrolarıdır. Bunu Erdoğan defalarca söylemiştir. Türkiye’nin bugün geldiği noktada, faturanın tamamı Erdoğan ve onun iktidarının sorumluluklarına kesilir. Ben AKP’nin bu seçim stratejisinin, halkın nezdinde bir karşılığının olmadığını ve olmayacağını düşünüyorum ve millet kapısına dayanmış olan bu sefaletin, bu yokluğun faturasını AKP’ye çok güçlü bir şekilde hissettirip ödetecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemi belirlemek yerine gündemi yakalama endişesi tespitini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan’ım çok deneyimli bir siyasetçi olduğunu kabul etmek lazım. Erdoğan’ın son 40 yılı çok aktif bir şekilde siyasetin içerisinde geçti. Belediye başkanlığı ve ardından gelen iktidar sürecinde Erdoğan hem devleti yönetti, hem de çok aktif siyaset yaptı. Bu bakımdan çok deneyimli bir politikacı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Erdoğan’ın en büyük marifetlerinden bir tanesi gündemi belirleme, hem toplumu hem muhalefeti gündem peşinden koşturabilme beceresiydi. Bunun yanında şüphesiz Erdoğan’ın mağduriyet üretebilme kapasitesini de unutmamak lazım. Tabii şu ana kadar gündemi belirleyen AKP’nin, aslında son dönemde gündemi belirlenen bir partiye dönüştüğünü de altına çizmek zorundayız. Artık AKP muhalefetin tayin etti çizgiyi takip ediyor ve muhalefetin belirlemiş olduğu gündemin peşinden koşmaya çalışıyor. AKP artık bir belirleyen değil bir belirlenen parti haline geldi. Muhalefetin, hem CHP’nin, İYİ Parti’nin burada güçlü bir politika belirleme kapasitesi ve kabiliyeti var. Tabanında da giderek artan bir gücü ve kudreti var Bu anlamda siyaseti belirleyen artık bugün iktidar değil muhalefet olmuştur ve bunun da neticesini sandıklarda, sandık açıldığında göreceğiz.

İngiliz tefecilerinin Türkiye’ye güvenmiyoruz demesinin anlamı nedir?

Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu 190 milyar doları bulmuş durumda. Dış ticaret açığı 60 milyar dolar civarı tahmin ediliyor ve bu paranın çevrilebilir olmaktan çok uzak olduğu aşikar. O sebeple Rus oligarklarını, Arap sermayesini, Suud ve Birleşik Arap Emirlikleri ve bununla birlikte Katar sermayesine, AKP’nin ve tabii ki Erdoğan’ın büyük ihtiyacı var. Öte yandan para bulma çabaları aylardır devam ediyor. İngiltere ve Fransa’da süren çabalar vardı. Ben İngiltere’de olan çabalara biraz değineyim isterseniz. Maliye Bakanı Nebati 2 kez geldi, ingiliz tefecilerle oturdu, pazarlıklar yapıldı. Orada çok açık ödün verildi Nebati tarafından. Hatta Nebati tarafından verilen bu ödünler basına da düştü. “Siz korkmayın, cumhurbaşkanımız bir gecede her türlü kararı alır, bürokrasiye talimat verir” diyerek aslında, demokraside alışık olmadığımız, batılıların asla anlamayacağı bir Şark Kurnazlığı ile para toplamak istedi ve güvence vermek istedi. Tabii bunun Avrupalı ve Londralı tefeciler nezdinde hiçbir karşılığı yoktu. Kendisine net olarak şu söylendi. “Şu an Türkiye’de güven ortamı yok. Seçimleri beklemek durumundayız, seçimlerden sonra Türkiye’de ayağı yere sağlam basan, güven veren, hukuk temelli bir iktidar gelmesi halinde biz yeniden finans musluklarını açarız” dendi. CDS primlerinin 900 olduğu, dolar faizine %11-12 ödendiği bir atmosferde dâhi Nebati, bu para arayışını neticelendiremedi ve çaresiz bir şekilde geri döndü. İngiliz tefecileri kendisine böylelikle seçim sonuçlarına göre adım atacaklarının mesajını vermiş oldu.

Son olarak özellikle Balıkesir’in en çok merak ettiği soruya gelmek istiyorum. Seçimlerde aday mısınız, yeniden siyasete dönüyor musunuz?

22 dönem milletvekilliğinde son derece aktif, inandığım, bildiğin, düşündüğüm gibi siyaset yaptım. Hem bölgeme hizmet etmek hem de milletime faydalı olmak için elimden geleni yaptım ve dönemin sonunda özellikle AKP içerisinde yaşananları bilen birisi olarak, olan bitene tanık olan birisi olarak ‘Artık AKP ile siyaset yapmayacağımı yollarımı ayırdığımı da’ deklere ettim. Bunu da Balıkesir’e yazdığım Veda Mektubu ile kamuoyuna duyurdum. Sonra malum mecburi sürgün süreci başladı. Fakat hiç bir zaman siyasetten kopmadım. Bütün gelişmeleri çok yakından takip ettim. Özellikle Türkiye’ye dışarıdan bakma fırsatım oldu. Dünyayı analiz etme, değerlendirme imkânına sahip oldum. Eskiden çok deneyimli olmadığım alanlarda, büyük tecrübeler kazandım. Farklı vizyonlar edindim. Tabii ki bunları ülkemin hizmetine tahsis etmek için sabırsızlanıyorum ve milletim ile bu tecrübelerimi paylaşmak ve yine kendi ifademle ‘Milletime Hizmetkâr Olmak’ için hazırım. Fakat bunun kararına ben değil, millet verecek. Ve özellikle Balıkesir verecek. Şu anda aktif siyaset yapmak gibi bir niyetim yok, böyle bir düşünce içerisinde değilim ancak sizlerin vasıtasıyla, televizyon ekranlarında, diğer medya unsurlarıyla topluma, milletime mesaj vermeye ve inandıklarımı, gördüklerimi, bildiklerimi, düşündüklerimi paylaşmaya gayret ediyorum, Benim için siyaset illa parlamentoda yapılmaz. Ceylan derili koltuklar siyaset için tek araç değildir. Fikri olan, düşüncesi olan, inancı olan, hizmet etme sevdası olan her şekilde kendine bir alan bulur ve milletine hizmet eder. Şu an Londra’da açmış olduğum Sağlık Merkezi ile yüzlerce Türk’e her ay sağlık hizmeti veriyorum. Bu bölgede 700.000 Türk yaşıyor bu bölgede. Londra’nın sağlık hizmetlerine elimden geldiği kadar katkı sağlamaya çalışıyorum. Bulunduğum üniversitede çok sayıda Türk doktora yardımcı oldum, çok sayıda öğrenciyi yanımda yetişti. 60’tan fazla doktor yanında staj yaptı ve kariyerlerine hazırlandılar. Bunlar benim için bir hizmettir. Verdiğim mesajlarla da topluma bir ışık yakmak, benim için önemli bir siyaset etme modelidir. Fakat eğer Balıkesir’den bir talep gelirse, Balıkesir benim siyaset etme modelimden memnun ve mutlu olursa ya da ‘Biz senden böyle bir hizmeti parlamentoda bekliyoruz, Ankara’da bekliyoruz’ derse; o noktada kollarımı sıvarım. Ama bunun için bu talebin benden değil Balıkesir’den gelmesi benim için daha kıymetli ve önemlidir. Özetle böyle bir planım yok. Bir siyasi parti çatısı altında siyaset yapmak gibi bir çalışma içerisinde değilim ancak bunu zaman ve şartlar belirler. Onun da kararı millettedir. Özelde İYİ Parti’yi sorduğunuzu biliyorum. Aslında bakarsanız şu anda siyasette aktif rol alan bütün partilerin liderleri ile öyle ya da böyle bir hukukum oldu geçmişte. 6’lı Masa’nın liderlerinin tamamı ile bir hukukum ve diyaloğum var. İktidar mensuplarını konuşmuyorum onları hesaba katmıyorum zaten. O yapı içerisinde siyaset yapmam asla ve asla düşünülemez. Altılı masadan sayın Kılıçdaroğlu ile 5 yıl beraber çalıştık yakın arkadaşlığımız oldu. Sayın Akşener ile 20 yıldan fazladır süren bir hukukumuz, dostluğumuz, yakınlığım var. Çok saygı duyduğum, değer verdiğim, önemli bir siyasetçidir, önemli bir liderdir. Kezâ diğer parti liderleri de benim hukukumun olduğu insanlardır. Şu anda 6’lı Masa’nın durduğu yeri doğru buluyorum, önemli buluyorum. Yaptığı çalışmaları Türkiye için çok yararlı olarak görüyorum. Tabii yine söylüyorum, bu kararı millet verecek. Geçtiğimiz günlerde sayın Akşener’in bir Balıkesir ziyareti oldu. Ben de bu ziyarete katıldım. O’da lütfetti beni platforma çıkartarak, Bandırma’da takdim etti. Benim için bir şereftir. Bir kere bunun altına çizeyim, bir siyasi birliktelik konusunda atılmış bir adım yok ve bu kararı ben değil millet verecek. Çok teşekkür ediyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir